Anavatan Partisi Genel Başkanı
Erkan Mumcu, Türkiye'nin, siyasal sistem krizinin içinden geçtiğini belirterek, "Bu krizin ideolojik göstergesi laikliktir" dedi.
Mumcu, Anayasa Mahkemesi'nin, özgürlük alanını daraltıcı veya parti kapatma yönlü kararlarının tetikleyeceği sosyal ve politik süreçlerin, Türkiye'yi potansiyel tehlikelere sürükleyebileceğine işaret etti.
Mumcu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e gönderdiği mektupta, Türkiye'nin 'siyasal sistem krizinin' içinden geçtiğine işaret ederek, "Bu krizin ideolojik göstergesi laikliktir. İktidar partisi hakkında açılan kapatma davası bu krizin yeni bir safhasıdır. Önümüzde belirsizlik ve kaos vardır ve krizin devlet krizi haline dönüşmesi ciddi bir olasılıktır" dedi.
Yaşanan sürecin sorumluluğunu yargıya veya statükoya yüklemenin yanlış olduğunu iddia eden Mumcu, şu görüşlere yer verdi: "Meseleyi oluruna bırakmak doğru olmayacağı gibi, inisiyatif alınması, siyaset mekanizmasının harekete geçirilerek bir şeyler yapılması da zorunludur. Teşhisler doğru konulmalı ve yanlış teşhisler üzerinden tartışmaya bir son verilmelidir. Sorun Anayasa'nın öngördüğü siyasal düzenin kendisindedir. Bu düzen, değiştirilmediği takdirde, aynı olumsuzlukları üretmeye devam edecektir.
Hatta, güncel bir kriz olarak kendini gösteren sistemde mevcut sorun, güncelin çok ötesinde, Lozan Anlaşması ile kurduğumuz statükonun - bağımsız devlet, milli ekonomi, tek millet gibi değerlerin- geleceğini de sarsabilecek mahiyettedir."
Mumcu, bir tek seçimin sonuçları dahi devletin tüm fonksiyonlarını, dolayısıyla güçlerini tayin etmeye imkân verdiğine işaret ederek, "Bu gerçeği dürüstçe ve içtenlikle görmeliyiz. Bu yapının doğru olmadığını da kabul etmeliyiz. Yüzde 35 oy alan bir partinin, parlamentoda yüzde 70'lik bir üstünlük elde ettiği görülmüştür. Bu gücün ise
demokratik işlemediği, Siyasi Partiler Kanunu'nun zaafları nedeniyle dar bir kadro hegemonyasına girebildiği ortaya çıkmıştır" dedi.
"SİSTEMİN ZAAFI VAR"
Mevcut anayasal düzen, yasamada üstünlüğü ele geçiren siyasal odağın, icrada olduğu kadar, kademeli olarak yargıda ve tüm devlette hâkimiyet tesisine elveren bozuk bir tasarıma dayandığına işaret eden Mumcu, mektubunda şu konulara işaret etti:
"Yasalar, istenirse istenildiği şekilde çıkarılmakta istenmediğinde ise gerekli olsa bile çıkarılmamaktadır. Böylece, yürütme dar bir kadro ile bütün yapılara hâkim olabilmekte ve Parlamento denetimi de işletilememektedir.
Dahası, aynı parlamentonun cumhurbaşkanını belirlemesiyle, aynı kadro bu defa devletin yargı erki ile diğer kurumlarına da egemen olabilmektedir. İşte bu noktada, "büyük zaaf" kendini açığa vurmaktadır: Sistem bütünüyle kendisini, yetkilerini sigorta olarak gördüğü ve kilit taşı konumuna yükselttiği cumhurbaşkanının iyi niyetine bırakmıştır. Nitekim, şahsınızın Cumhurbaşkanı seçilmesi etrafında yürütülen tartışmalar sistemin bu büyük zaafını daha görünür hale getirmiştir. Sistemin kendisini savunmak için neredeyse hiçbir imkân veya araca sahip olmadığı açıktır. Parti kapatma ya da demokrasi dışı müdahaleleri bir araç veya yöntem olarak kabul etmek de mümkün görülmemelidir. İktidar partisi hakkında açılan kapatma davasının arka planında, laiklikle ilgili sorunlar ve siyasal iradenin bu konudaki üslubundan öte, esasen bu zaafla yüz yüze gelmenin yarattığı tedirginlik ve kaygı vardır.
Türkiye'nin demokrasisi, güçlerin tek merkezde toplanmasına yol açıyor. Bir tek Seçim sonucu, bütün mekanizmaları yönetip belirliyor. Bir tek Seçim sonucuyla devletin tüm güçleri ve kurumları bir tek merkezin elinde toplanabiliyor.
Neticede, ülkemizde sadece hükümet ve yasamanın değil, yargı, üniversite, Ordu ve tümüyle bürokrasinin devletin tüm kademelerinin aynı kadronun belirleyiciliğine açık hale gelmesi, hatta bu kadronun uzantısına dönüşmesi bu sistem içinde mümkündür."
"SORUMLULUK HÜKÜMETE YÜKLENEMEZ"
Yaşanan olaylarla ilgili olarak bütün sorumluluğun hükümete yüklenemeyeceğini söyleyen Mumcu, "Elbette ki kusurlu düzenin sorumlusu siyasi iktidar değildir. Evet, siyasi irade gerekli iyi niyeti göstermemiştir. Hükümet etmeyi boyunduruk altına almak olarak anlamış, kusurları kullanarak tahakküm alanını genişletmiştir. Kaygılar
karşısında özenli davranmamıştır. Fakat bu nedenlerle bütün sorumluluk ona yüklenemez. Çünkü başka bir kadro partisi de iktidarda olsaydı aynı şekilde davranabilirdi. Teslim etmek gerekir ki ortaya çıkan tablo büyük çapta eşyanın tabiatı gereğidir ve kaçınılmaz bir sonuç gibi görünmektedir" dedi.
LAİKLİK ELEŞTİRİSİ
Mumcu, yaşanan siyasal krizin dışavurumunun ise laiklik ile ilgili anlayış farklılıkları üzerinden gerçekleştiğine dikkat çekerek, şöyle devam etti:
"Laiklik milli egemenlik ilkesinin diğer yüzüdür. Bu anlamda, devlet erklerinin yegâne referans kaynağının beşeri irade olması demektir. Bununla birlikte laikliğin, dinin toplumsal hayattan da tasfiyesini isteyen bir ideolojiye dönüştürülmesi kabul edilemez. İktidar partisi hakkındaki iddianamede böyle bir yanlış anlayış yansımaktadır. Kutsala olan inanç ve bağlılığın, dinin statik ve bilimsel olmayan bir "düşünce" olduğu iddiasıyla adeta küçümsenmeye çalışılması ise, yadırgatıcı ve dar görüşlü bir tutumdur. Laikliği ideoloji haline sokan anlayışın, dinin toplumsal hayattan tasfiyesi için devleti işlevlendirmeyi talep ettiği açıktır. Devlet, toplumsal hayatı ladinileştirme misyonu üstlenmeye zorlanmaktadır. Devletin inançlardan bağımsızlığı ilkesi, devletin yurttaşlarını inançsızlaştırması şekline büründürülmek istenmektedir. İşte bu da, çoğulcu demokrasiden bir başka otoriter sapmadır. İktidar partisinin başörtüsü sorununun çözümünde seçtiği yöntem yanlış bulunabilir. Şahsınızın, izale etmesi beklenirken, bu yanlışa geçit vermiş olması da eleştirilebilir. Siyasal iktidar sözcü ve mensuplarının problemli bazı söylem veya fiilleri de söz konusu olmuş olabilir. Ve fakat, bütün bunlar, laikliğin toplumun inancının karşısına çıkarılmasını haklı göstermez. Yanlışa karşı bir başka yanlış dikilmektedir. Türkiye bu açmazla karşı karşıyadır. Bu yaklaşımın anayasa yargısıyla benimsenmesinin kaçınılmaz sonucu, devlet- toplum, resmi ideoloji-toplumsal hayat çatışmasıdır ki, en uzak durmamız gereken tehlike budur. Milletiyle didişen bir devlet zafiyete mahkûmdur. Milletini kaybeden, toplumsal rızaya dayanmayan bir devlet yaşayamaz."
"MAHKEMENİN KARARI TÜRKİYE'Yİ TEHLİKELERE SÜRÜKLEYEBİLİR"
Mumcu, bekle-gör anlayışına teslim olunmamasını isyeteyerek, "Rehavet çare değildir. Beklenirse görülecek olan da bellidir. Anayasa Mahkemesi'nin özgürlük alanını daraltıcı veya parti kapatma yönlü kararlarının tetikleyeceği sosyal ve politik süreçler, Türkiye'yi potansiyel tehlikelere sürükleyebilir. İçeride ağır bir kriz yaşanırken, dışarıdan birtakım süreçler kurgulanabileceği de dikkate alınmalıdır. İçerideki iktidar çekişmesinin, devletimiz ve milletimiz için egemenlik zaafiyetine dönüşmesi ihtimali yadsınamaz" dedi.
(Cihan Haber Ajansı) 19.05.2008 14:14 [1360247]